Üç Ay Sustum, Neden?

Geçen ay bir mağazaya girdim. Yönetici rakamlara hakimdi. Hangi gün, hangi saat geriye düştüğünü, hangi kategorinin iyi gittiğini tek tek sayabiliyordu.
Ama üç haftadır aynı yerde duruyordu.
Tespitler harikaydı, hakimiyet çok iyiydi. Ama eyleme dönüşen bir aksiyon göremedim.
Ona tepki de göstermedim. Çünkü onun aynasında kendimi gördüm.
Ben de üç ay yazmadım. Nisan’da son yazımı bıraktım, sonra Temmuz’a kadar sustum. Takvim duruyordu. Konu havuzu doluydu. Cuma taslak, Cumartesi okuma, Pazar yayın, hepsi yazılıydı. Sistem yerli yerindeydi. Ama ben yoktum.
Bunu saklayabilirdim. “Yoğundum” derdim, kimse sormazdı. Ama saklamak, o yöneticinin üç haftasını “piyasa kötü” diye geçiştirmesiyle aynı şey olurdu. Sahada en sevmediğim cümle budur. O yüzden kendi sessizliğimi bir kenara atmak yerine masaya koyuyorum.
Herkesin bildiği o cümle
Bir cümle var, artık klişeleşti: “Disiplin motivasyondan gelmez, sistemden gelir.”
Doğru bir cümle. Ben de yıllarca buna inandım. Sistemi kur, kendini iradenden kurtar, gerisi kendiliğinden aksın.
Ama benim sistemim vardı.
Yani teori doğruysa, ben durmamalıydım. Sistem beni taşımalıydı.
Durdum.
Demek ki eksik olan sistem değildi. Eksik olan başka bir şeydi ve ben onu görmemek için sistemin arkasına saklanıyordum. “Altyapı hazır, demek ki sorun bende değil” diye düşünmek rahatlatıcıydı. Rahatlatıcı olan şeyler ise genelde en çok kaçtığımız şeylerdir.
Bilmek, harekete geçmek değildir
Steven Pressfield, “Savaş Sanatı” adlı kitabında bu duruma bir isim koyuyor: Direnç.
Direnç tembellik değildir. Tembel insan zaten istemez, onun içi rahattır. Direnç tam tersidir, isteyen ama yapamayan insanın hastalığıdır. Bir işi ne kadar çok önemsiyorsan, direnç o kadar sertleşir. Çünkü önemsediğin işte başarısız olma ihtimali de o kadar korkutucudur.

Bunu okuduğumda rahatsız oldum. Tam da benim üç ayımı tarif ediyordu.
Sahada bunun yüzlerce halini gördüm. En iyi mağaza yöneticisi, çoğu zaman en zor konuşmayı en çok erteleyendir. Çünkü o konuşma umurundadır. Ekibinden birine “bu böyle gitmez” demek, ilgisiz birinin işi değildir. İlgilenen, ama sonucundan korkan birinin işidir. Direnç tam da orada, en çok önemseyenin kapısını çalar.
Yazmadım, çünkü yazmayı fazla önemsiyordum. Kulağa ters geliyor, ama saha bunu her gün doğruluyor.
O yönetici hedefi umursamasaydı üç haftadır bu kadar gergin olmazdı. Gergindi, çünkü umursuyordu. Umursadığı için de harekete geçmek yerine donuyordu. Raporu açmayı erteliyordu, çünkü raporu açmak, geride olduğunu siyah beyaz görmek demekti. Bakmazsan, henüz kaybetmemiş gibi hissedersin. Bu, insanın kendine kurduğu en pahalı yalandır.
Üç ayın gündelik hâli
Sanma ki bu büyük bir kriz gibi yaşandı. Tam tersi, çok sessizdi.
Her hafta takvimi açıyordum. Sıradaki konuyu görüyordum. “Bu hafta olmadı, gelecek hafta” deyip kapatıyordum. Tek bir dramatik an yok. Sadece minik minik ertelemeler, üst üste biniyor.

Sistemler bir günde çökmez. Sızdırarak çöker. Bir hafta atlanan gözden geçirme, iki hafta ertelenen ziyaret. Sonra bir bakıyorsun, üç ay olmuş ve sen hâlâ “aslında hazırım” diyorsun.
O yöneticiyi de tam olarak böyle bir yerde buldum. Haftalık raporlar aksamıyordu, sayılar her Pazartesi masasına düşüyordu. Yani onun da sistemi çalışıyordu. Ama raporun gelmesiyle rapora bakmak aynı şey değil. O sayılara bakıp bir sonraki hamleyi kurmak, işte tam orada duruyordu. Benim boş sayfam neyse, onun açılmamış raporu oydu. İkimiz de sistemin bizi getirdiği kapının önünde durmuş, kolu çevirmiyorduk.
Sistem seni kurtarmaz, zemini hazırlar
Üç ayda öğrendiğim şey tam olarak bu.
Sistem harika bir şey. Ama sistem, harekete geçme anındaki o küçük korkuyu senin yerine yenmez. Sadece o ana kadarki gürültüyü temizler. Boş sayfayı önüne getirir, masayı toplar, saati ayarlar. Ama kararı yine sen verirsin. Her Cuma, o boş sayfanın karşısında, yine sen.

Daha önce bir yazıda şöyle demiştim: hedef değişmeden önce kimlik değişmeli. Şimdi bunun bir alt katmanını görüyorum. Sistem, yeni kimliğin iskeletidir. Ama iskeleti ayakta tutan kas her gün yeniden kasılmak zorundadır.
“Yazan biriyim” demek yetmez. Yazmayan üç ay, o cümleyi sessizce yalanlar.
Bunu fark etmek moral bozucu değil, aslında rahatlatıcı. Çünkü sorunu doğru yere koyuyorsun. Beklediğin şey, bir gün gelecek olan büyük bir istek değil. Beklediğin şey, o küçük korkuyu göze alacağın sıradan bir an. O an bugün de olabilir, altı ay sonra da. Aradaki farkı motivasyon değil, senin ne kadar küçültüp ne kadar erken başladığın belirler.
Sessizliği ne bozdu?
Büyük bir motivasyon dalgası gelmedi. Öyle bir şey bekliyorsan, boşuna bekliyorsun.
Olan şey şuydu: kendime koyduğum çıtayı indirdim. “İyi bir yazı” yazmaya çalışmayı bıraktım, “bir yazı” yazmaya karar verdim. Mükemmel olması gereken şeyi, sadece var olması gereken şeye çevirdim.
O yöneticiye de aynısını söyledim. Haftayı kurtarmaya çalışma, bugünü kurtar. Bir vitrini düzelt. Bir ekip arkadaşınla on dakika konuş. Bir müşteriyi kapıya kadar geçir. Küçült.

Direnç büyük hamlelere saldırır. Küçük hamleyi göremez bile.
O yönetici ertesi hafta kımıldadı. Ben de bu yazıyı yazdım. İkisi de aynı mekanik, aynı küçük ilk adım.
Sana bir sorum var
Şu an hayatında, ne yapman gerektiğini tam olarak bildiğin ama üç haftadır, belki üç aydır dokunmadığın bir şey var mı?
Muhtemelen umursamadığın için orada durmuyor. Muhtemelen çok umursadığın için.
Bugün onu bitirmeye çalışma. Sadece küçült. Yapabileceğin en küçük ilk hareketi bul ve onu yap. İyi olsun diye değil, var olsun diye.
Gerisini sistem taşır. Ama ilk adımı, her seferinde sen atarsın.
Yeni yazılar e-postana gelsin: bültene katıl. Gizlilik bilgisi.